Greenvibes Ekolojik

Doğa Dostunuz Olsun

Aşırı Turizme Karşı Ekoturizm, Pazar Atıkları Komposta Dönüşüyor, İklim Adaletsizliği: Madagaskar

Bu haftanın Greenvibes bültenine hoş geldin. Yeşil Ajans’ta yerelden ve dünyadan ekolojik haberlere biraz değinip Derin Yeşil’de aşırı turizm ve buna çözüm olarak ekoturizmden bahsettik. Yeşil Sohbetler’de sürdürülebilir ve yavaş moda savunucularından Si Store ile sohbet ettik. Yeni bölümümüz Bir İmza da Sen At’ta güncel imza kampanyalarını derledik.

Greenvibe’ının bol olduğu, keyifli okumalar dileriz.


DERİN YEŞİL

Geziyoruz Ama Korumuyoruz.

Turistler dünya için bir tehdit mi? Peki çözüm ekoturizm mi?

Ceren Özcan Tatar

Ağustos ayı başında yaşanan yangınlar sonrası birçok yerel idare ormanlara ya da risk altındaki kültürel miras alanlarına girişleri yasakladı. Bırakın piknik yapmayı, bir göz atmak, kısa bir yürüyüşle nefes almak için bile giremiyoruz. Büyük para cezaları getirildi. Bu durum insanların korunan alanlara zararlarını sorgulamaya yol açtı. Bugün, bu yazıda, turistlerin ya da gezginlerin korunan alanlarda yarattığı aşırı turizmi, aşırı turizmin sebeplerini, sonuçlarını ve önlemlerini kısaca değerlendirmeye çalışacağım. 

Önce kısaca korunan alanları açmak istiyorum. Korunan alanlar aslında kısaca insanlığın hem sosyo-ekonomik hem de kültürel olarak insanlığın gelişimine katkı sağlayan ama o gelişime hassas alanlar olarak tanımlanabilir. Genel olarak doğal ve kültürel olarak iki başlıkta ele alınır. 2863 Sayılı Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma Kanunu ile yasal olarak korunurlar. Ülkemizde kültürel gruptaki korunan alanlar kültürel varlığı, kültürel miras, arkeolojik sit alanı, tarihi sit alanı, anıt, sivil mimarlık örneği, anıt ağaç gibi farklı statülere sahiptir ve korunması, planlanması ve kullanımı T.C. Kültür ve Turizm Bakanlığı sorumluluğundadır. Doğal alanlar ise milli parklar, tabiat parkları, tabiat anıtları, tabiat varlıkları, tabiatı koruma alanları, doğal sit alanları, sulak alanlar, özel çevre koruma bölgeleri ve benzeri koruma statüsü bulunan, biyolojik çeşitliliğin, doğal ve bununla ilişkili kültürel kaynakların korunması ve devamlılığının sağlanması amacıyla korunan alanlardır ve korunması, planlanması ve kullanımı sorumluluğu T.C. Çevre ve Şehircilik Bakanlığı’ndadır. Bugünkü yazımda ben korunan alanlar derken özel olarak doğal ya da kültürel diye belirtmediysem ikisini de ele alıyor olacağım. 

Biraz da aşırı turizmi konuşalım. Harold Goodwin, “Challange Between Overtourism”de aşırı turizmi (overtourism) ev sahiplerinin ya da misafirlerin, yerel halkın veya ziyaretçilerin çok fazla olduğunu ve bölgedeki yaşam veya deneyim kalitesinin kabul edilemez şekilde bozulduğunu hissettiği destinasyonlar olarak tanımlıyor. Daha kısa bir tanım ise destinasyonlar için turizmin sürdürülemez hale gelmesi. Aşırı turizm dendiğinde akla 2015’ten bu yana eylemler düzenleyen Barselona, Cinque Terre, Venedik gibi aşırı turistik yerlerde yapılan eylemler geliyor. Ancak aşırı turizm aslında doğal ya da kentsel bir yerin kaldırabileceğinden fazla turist/gezgin tarafından ziyaret edilmesi demek. Bu açıdan bakıldığında ziyaretçiler tarafından zarar görmeye başlayan her yer benim gözümde aşırı turizm mağduru.

Aşırı turizmin belli başlı birkaç sebebi var.

  • Bunların en başında ulaşım olanaklarının artması geliyor, özellikle de havayolu seyahatlerinin ucuzlaması. Havayolu ulaşımı erişilebilir hale geldikçe hem daha fazla insan normalde gitmeyeceği yerlere gitme planı yapıyor hem de seyahatlerinde kişi başına düşen karbon eşdeğer sera gazı salımı miktarı artıyor. Bu da sadece gittiği yere değil, gitmek aklına dahi gelmeyen yerlere zarar vermesi anlamına geliyor.
  • İkinci sebep ise konaklama imkanlarının ve sistemlerinin artması. Airbnb, booking.com gibi seçenekler insanların konaklama problemlerini hızlıca çözmelerini, dolayısıyla daha kolay seyahat kararları almasına neden oluyor.
  • Üçüncü sebep ise akıllı telefonlar. Evet, bu teknolojik gelişim başlı başına bir sektörü destekleyebiliyor.
  •        Akıllı telefonlar sayesinde harita ve navigasyon uygulamaları da hayatımıza girdi. Bu da iz, yol, dil bilmeden gezme imkânımızı artırdı. Bir şehirde ya da doğanın uçsuz bucaksız bir köşesinde kendi konumumuzu görmemiz bize istediğimiz her yere gitme imkânı veriyor.
  •         Akıllı telefonların bir diğer açtığı alan ise sosyal medya. Sosyal medya birçok acemi gezginin fenomenleşmesine, gezmek isteyen birçok insanın da bilgiye erişimini artırdı. Bazı sorumluluk sahibi gezginler tam olarak gezdiği noktayı ve rotayı vermeyip bölgeyi anlatırken, yeni yetme, takipçi derdinde olan, gittiği yerin kırılganlığından bihaber, aşırı turizme sebep olup gezdiği yere zarar verme ihtimalini düşünmeyen “gezginler” ne yazık ki nokta atışı konum vererek oranın kaldırabileceğinden fazla insanın gitmesine sebep olabiliyor.
  • Dördüncü sebep ise yaygın medya, yani dizi ve filmler. İnsanlar filmlerde ve dizilerde gördüğü yerlere hayranlık duymanın ötesine geçip erişim fırsatını yakaladıklarında ne yazık ki aşırı turizme sebep olabiliyor. Buna en iyi örnekler Game of Thrones’un King’s Landing sahnelerinin çekildiği Dubrovnik ve başta Yüzüklerin Efendisi olmak üzere orta dünyayı anlatan filmlerin haşmetli doğa sahnelerinin çekildiği Yeni Zelanda’nın doğal alanları. Doğal alanların kırılgan ekosistemleri de tarihi alanların zarar görmeye çok açık tarihi dokusu da aşırı turizmi kaldırabilecek dayanıklılığa sahip değil, ancak bizlerin yaptığı bunun tam tersi.
  • Beşinci sebep ise aslında son iki maddenin birleşimi gibi. Turizme yönelik bilgiye erişimin -internet sayesinde- çok artmış olması. Sadece konaklama ve rotalar değil, gezilecek yerlerin tarihi ve kültürel detaylarına hâkim oldukça merakımız artıyor, böylece gezme isteğimizde de artış yaşıyoruz.
  • Ve bahsedebileceğim son sebep: küreselleşme ve tabana yayılma. Çoğu insan birinci dünya ülkelerinden ayrıcalıklı insanların düzenli olarak seyahat ettiği yerlere herkesin erişebilmesi gerektiğine inanıyor. Eşitlik ilkesi açısından buna ben de katılıyorum. Ama ne pahasına? Gezdiğimiz, eşitliği sağlamaya çalıştığımız yerler, oradaki canlılar da bunu gerçekten istiyor mu? Bu onlar için de eşitlik mi? Belki de bildiğimiz şekliyle turizmi yeniden düşünmenin zamanı gelmiştir. Yoksa hepimiz talihsiz sonuçlar yaşamak zorunda kalacağız.

Peki, aşırı turizm ne gibi sonuçlar doğuruyor? İlk olarak doğal alanlardaki sonuçlarına bakalım:

  • Kıyı ve orman alanlarının doğrudan turizm için işgali söz konusu. Yakın zamanda iskele altında sıkışıp kalarak ölen yavru deniz kaplumbağalarını mutlaka duymuşsunuzdur. O yavrular, insanların olmaması gereken yerde tatil yapmakta ısrar etmeleri sonucunda öldüler. Bodrum’da yanan alana yapılan otele de mutlaka sinirlenmişsinizdir. O otele kalmaya gitmediniz belki, ama Bodrum’da tatil planı yapmak bile o otelin -ya da benzerlerinin- yapımına destek olmak demek aslında, hiç böyle düşünmüş müydünüz? Yani bizler bir yerlere gitmek istedikçe ormansızlaşıyoruz ve kıyı alanları işgal ediliyor. Kamp alanlarını tercih edenler, derin bir nefes alıp rahatladığınızı tahmin ediyorum, ama rahatlamayın. Kampçı sayısı arttıkça kamp alanlarında yeni yerler açmak için ağaçlar kesiliyor. Benim 23 yıldır gittiğim kamp alanı ilk zamanlar Amazon gibiyken şimdi ağaç gölgesi bulmakta zorlanıyoruz, ki burası Milli Parklar denetiminde, kampçıların durumu sık sık şikayet ettiği, ağaç kesildikçe ceza yazılan bir kamp. Bir de özel parsellerdeki kamplar var ki durumun vahametini düşünmek bile istemiyorum.
  • Turistik bölgelerde su kaynakları da ciddi zararlar görüyor. Otellerin altyapı ihtiyacı nedeniyle fazladan su kullanılıyor, golf sahaları varsa sulama için fazladan su çekiliyor. Ben kampçıyım mı diyorsunuz? Kamp alanları için de şebeke altyapısı kullanılıyor ve o şebekenin desteklenmesi için mutlaka bir su kaynağı sömürülüyor.
  • Bir diğer en büyük problem kirlilik. Pikniği de turistik aktiviteye katarak düşündüğümüzde yaratılan kirlilik akıl alır boyutların çok üstüne çıkıyor. Otellerden atılan atıklar, israf edilen yiyecekler, kampçıların çöpleri, piknikçilerin etrafta uçuşan poşetleri… Hepinizin gözünün önüne geldiğine eminim. Bu atıkları ne yazık ki doğa, bitkiler, hayvanlar, yöre insanı hoş karşılamıyor, yok edemiyor, sindiremiyor. Everest gibi gidilmesi, erişilmesi zor yerlerde bile çöplerden oluşan adalar var. Üstelik bu atıklar çok ciddi sorunlara yol açıyor. İzmaritlerin ve camların atıklarının neler yapabildiğini artık hepimiz biliyoruz. Yakın zamanda yaşanan, tarihimizdeki en büyük yangınların sebebinin bir cam parçası ya da bir izmarit olmadığına kim emin olabilir ki?
  • Problemlerin bir diğeri ise erozyon. Hem yukarıda değindiğim yapılaşma faaliyetleri, hem kirlilik, hem de -hiç aklınıza gelmeyecek bir şey- yürüyüş rotaları erozyona sebep oluyor. Nasıl mı? Yürüyüş rotaları için genelde özel patikalar açılıyor, açılmasa bile bazı tabelalarla işaretleniyorlar. Bu patikaların çevresindeki bitkiler zamanla üstüne basılma, farklı maddelere maruz kalma gibi sebepler nedeniyle ölüyor. Bitkilerin ölmesi başlı başına bir sorunken bir de köklerinin sıkı sıkıya tuttuğu toprak da dağılmaya başlıyor. İşte bu noktada erozyona sebep olmaya başlıyoruz.
  • Karşılaşılan sorunlardan biri de vahşi doğadaki hayvanların beslenme düzenlerinin bozulması ve buna bağlı ekosistem dengesinin değişmesi. Vahşi hayvanlar doğada yaşar. Biz önce doğal alanları yapılaşmaya ya da tarıma açarak onların yaşam alanlarını ellerinden alıyoruz. Daha sonra sığındıkları doğa parçalarına geziler, piknikler düzenliyoruz. Bu gezilerde ya bu vahşi hayvanları (illa ayı olması gerekmez, kirpiden tavşana, kuşa) doğrudan besliyoruz ya da arkamızda onların beslenebileceği atıklar bırakıyoruz. Besin vermemize ya da atıklarımızdan beslenmeye alışan hayvanların avlanma alışkanlıkları değişiyor. Bu da besin zincirinden bir halkanın çıkması, altında kalanların nüfusunun artması gibi denge problemlerine yol açıyor. Ayrıca bizim besinlerimizin kolaylığına alışan vahşi hayvanlar bizim doğaya gitmediğimiz sezonlarda açlıkla karşı karşıya kalıyor ve şehirlere inmeye başlıyor (sonra da onları şehre indi diye öldürüyoruz).
  • Doğaya 2 dolaylı etkimiz daha var. İlki deniz ekosistemlerine zarar veren etki. Gemiler ya da büyük oteller atıklarını (özellikle kanalizasyon atıklarını) denize deşarj ediyor. Denizler bizlerin sindirim artıklarını bertaraf etmek için değiller, düzenleri buna göre kurulmamış. Yaşanan biyolojik ve kimyasal kirlilik deniz yaşamına ciddi zararlar veriyor. Yakın zamanda yaşanan müsilaj problemi (turizm kaynaklı olmasa bile) buna en iyi örnek. Diğer dolaylı etkimiz ise turizm için kullanılan, klimalı, fosil yakıtlı otobüslerin yarattığı sera gazı salımları. Seyahat eden nüfus ve sıcaklıklar arttıkça salımlarda düşünmek istemeyeceğimiz oranlarda artıyor. Az değil, turizme bağlı sera gazı salımları, toplamın %8’ini oluşturuyor.

Bütün bu sorunlar sonucunda doğal alanlarda ekosistem kayıpları yaşanıyor, onarımı çok zor ve çok zaman alıcı olan kayıplar.

Peki, insan yerleşimlerinde neler yaşanıyor? Turizm baskısı altında insanlar neler hissediyor? En öne çıkan cevap şöyle:

  • Yerel halk hem artan kiralar ve arazi değerleri nedeniyle hem de gıda, elektrik su gibi temel ihtiyaçların maliyetlerinin artması nedeniyle turizm bölgelerinde duramıyor ve yerlerinden ediliyorlar.
  • Konut alanlarında evlerin günlük kiraya verilmesi, Airbnb gibi seçeneklerin sunulması nedeniyle ticarileşme oluyor. Hem yerinden edilme söz konusu hem de konut alanlarında güvenliğin azalması söz konusu oluyor.
  • Yerel, özgün ürünler yerine seri üretim hediyelik eşyaların satılması somut olmayan kültürel mirasın yok olmasına neden oluyor.
  • Turist çekmek için kentsel tarihi alanlarda yapılan projeler, yerin özgün değerine değil turist beklentilerine odaklanıyor. Ahşap yapılar ya yalnızca cephe sağlıklaştırma adıyla içi yıkılırken cepheden ağzı yüzü düzeltiliyor ya da yıkılıyor, yerine betonarme ama ahşap cephe giydirilmiş yapılar yapılarak “şirin” mahalleler oluşturuluyor. Kültürel miras kamu eliyle turizm için yok ediliyor.
  • Turizm baskısı altındaki alanlarda su ve gıda altyapısı yetersiz kalıyor. Düzenli su kesintileri, gıda fiyatlarındaki fahiş artışlar insanlara yaka silktiriyor.

Son olarak neler yapılabilir, biraz ona bakalım. Birleşmiş Milletler Dünya Turizm Örgütü (UNWTO) Aşırı Turizmi ele aldığı raporunda bu sorunun önüne geçmek için 10 strateji öneriyor, bunlar:

  • Turistlerin tek yere yığılması yerine az bilinen yerlere yönlendirilerek yayılması
  • Turistlere farklı sezonlardaki seyahatlerin pazarlanması
  • Yeni rota ve çekim noktalarının oluşturulması
  • Mevzuatlarda düzenleme yapılarak turistik alanların korunmasına yönelik önlemler alınması
  • Daha sorumluluk sahibi gezginlerin dikkatinin çekilmesi
  • Yerel toplulukların turizmden faydalanmasının sağlanması
  • Tatil yerlerinin altyapı ve hizmetlerinin geliştirilmesi
  • Yerel paydaşlarla iletişim kurulması ve anlaşılması ile turizme yönelik kararlara dahil edilmesi
  • Turistlerle iletişim kurulması ve anlaşılması ile gezginlerin nasıl sorumluluk sahibi ve yerele/doğaya saygılı olunacağının öğretilmesi
  • Değişimlerin izlenmesi ve ölçülmesi

Turistler için ise farklı otoriteler önerilerde bulunuyor. Bu önerilerin başında uçak ve gemi seyahatlerinden kaçınmak, kitle turizmine katılmamak, az turistik, daha özgün rotaları tercih etmek, sezon dışı seyahat etmek, gittiği yere saygı göstermek, yerel topluluktanmış gibi yaşamak ve yerel değerlere sahip çıkmak geliyor.

Hem turizme yönelik karar alıcılara hem de turistlere önerilen bu önerilere şahsen ben katılmıyorum. Çünkü bu öneriler aşırı turizm baskısı altında kalan yerlerdeki turistlerin daha geniş alanlara ve zamana yayılmasına dayanıyor temelde. Yani ne sera gazı salımlarını azaltmak var işin içinde ne de hassas ekosistemleri ve kültürel mirası yoğun kullanımdan korumak. Hatta keşfedilmemiş yerleri keşfedin demek bana göre çok daha riskli, hâlâ korunmuş olan yerleri de işgal edin demekle aynı anlama geliyor.

E peki, ne yapacağız? Hiç gezmeyecek miyiz? Bana göre seyahat anlık tatmin arzumuz, çevresel kaynaklar ve rotaların bütünlüğü arasında bir denge meselesi. Yani dengeyi kurarsak tabii ki gezebiliriz. Bu yaklaşıma dünyada farklı isimler veriliyor ya da kapsamı farklılaşıyor. Üst başlığı sorumlu turizm. Yani yaşanacak ve ziyaret edilecek daha iyi yerler oluşturmak için turizmi kullanmak. Bana göre bunun en optimumu ekoturizm.

Ekoturizm, The International Ecotourism Society’e göre çevreyi koruyan, yerel toplumun refahını sürdüren, eğitim ve doğru bilgiyi barındıran, doğal alanlara yapılan sorumlu turizm faaliyetleri olarak açıklanıyor. Ekoturizm basitçe küçük ölçekli, az etkili seyahat biçimi. Dünyayı daha iyi korumak için daha iyi tanımaktan yola çıkıyor. Biyoçeşitliliği, ekosistemi ve yerel toplumları korumayı hedefliyor. Çevresel ve kültürel farkındalığı artırıyor.

Ekoturizm odaklı eylemler çevrenin refahını ilk sıraya koyuyor. Bu kapsamda insanların eğitilmesi sağlanıyor ve dünyayı koruyor. Yerel toplulukları ve kültürel/doğal koruma faaliyetlerini destekliyor. Ayrıca seyahat kalitesini de artırıyor.

Ekoturist olmak için:

  • Kafanıza göre değil, ekoturizm için belirlenmiş rotaları/noktaları tercih edin ki turizm ayak iziniz takip edilip onarımı sağlanabilsin.
  • Bir acente ile anlaşmışsanız koruma politikaları konusunda şeffaf olduklarına emin olun.
  • Sömürücü etki yaratan gönüllülüklerden kaçının. Gönüllülük adı altında başkaları üzerinden geçinmeye çalışmayın.
  • Yerel rehberlerle çalışın.
  • Arkanızda yalnızca ayağınızın izini bırakın.
  • Ekoköyler, poermakültür çiftlikleri, eko tatil yerleri gibi seçenekleri tercih edin. Bu kapsamda TaTuTa’ya göz atmayı unutmayın. 

Evet, bu gezegen hepimizin, dolayısıyla her yerini görmek, öğrenmek istiyoruz. Ama bunu yaparken ona zarar verirsek başkalarının imkanlarını elinden almış oluruz. Bu nedenle sorumlu turistler olarak, sorumlu turizmin bir parçası olmalıyız.


YEŞİL AJANS

• PAZAR ATIKLARI KOMPOSTA DÖNÜŞÜYOR

Ebru Baybara Demir’in Diyarbakır Kayapınar Belediyesi ile başlattığı “Biyobozunur Atık Yönetimi Projesi’ne diğer belediyelerden gelen katkılar büyüyor.  Kuraklık nedeni ile yaşanan %80 rekolte kaybının ardından toprağın, gözenek yapısını güçlendirerek toprağın geçirgenliğini ve su tutma kapasitesini artırma ve sulama miktarını azaltma amacıyla başlatılan proje, pazar yerlerinden toplanan gıda atıklarını komposta dönüştürüyor ve toprağa geri veriyor. Yenebilecek durumda olanlar ise ayrılıyor ve aşevilerine dağıtılıyor. Projeye Kayapınar Belediyesi’nin ardından, Adana Yüreğir/Seyhan/Sarıçam Belediyeleri, İzmir Foça Belediyesi, İstanbul Adalar Belediyesi, Fethiye Belediyesi, Mezitli Belediyesi, Muğla Datça Belediyesi de katıldı. Bu bölgelerde yaşıyor ve gönüllü olmak istiyorsanız detaylı bilgiler için Yaşamı İyileştiyoruz Instagram hesabını inceleyebilirsiniz.

• BİR GÖLÜMÜZ DAHA KURUDU

Marmara Gölü’nün %90’ının kuruması haberinin ardından Konya Akşehir Gölü ve Batı Torosların en yüksek ikinci zirvesi olan Akdağ’ın eteklerindeki İkiz Göller de kurudu.

İklim krizinin etkileri sonucu kuraklıkların artması, aşırı buharlaşma, yağış azlığından kaynaklı yeraltı sularının kuyularla çekilmesi ve vahşi sulama yöntemlerinin kullanılması sebebiyle Türkiye’de gün geçtikçe ekosistem zarar görüyor. Türkiye Tabiatını Koruma Derneği (TTKD) bilim danışmanı Dr. Erol Kesici’nin hazırladığı son rapora göre, Türkiye’de son 60 yılda, 70’e yakın doğal göl kurudu. Bunlar Marmara Denizi’nin yüzölçümünden daha büyük, neredeyse üç Van Gölü büyüklüğünde.

• DENİZLERDE YENİ TEHDİT: PETROL

4 Ağustos’da Suriye’deki bir rafineriden sızan yaklaşık 15 bin ton petrol geçen hafta Hatay, Samandağ Sahili’ne ulaştı. Çektiği video ile olayın ciddiyetine vurgu yapan kuş gözlemcisi Emin Yoğurtçuoğlu, “Ben hayatımda bu kadar korkunç bir olay görmedim. Koca koca petrol öbekleri denizi kaplamış yavaş yavaş kıyıya doğru yaklaşıyor. Burası denizin üstü. Samandağ’da deniz kenarına gittiğinizde ise tamamı siyah bir zift şeridi ile kaplı sahil ile karşılaşıyorsunuz. Daha çok müdahale lazım. Gerekirse insanlar da yardıma koşmalı… Durum gerçekten fena. Sahilde yürümek bile zifte bulaşmadan zor,” yorumunda bulundu.

• İKLİM ADALETSİZLİĞİ MADAKASGAR’I VURDU

Madagaskar, iklim krizinin yol açtığı kıtlıkla mücadele eden ilk ülke oldu. Dünya  Gıda Programı (WFP) bu yaşananların nedeninin savaş ya  da iç çatışmalar değil, iklim krizi olduğuna; Madakasgar’ın iklim krizine katkısı olmadığı halde bedelini en fazla ödeyen ülke durumuna düştüğüne dikkat çekti. 

Dört senedir yağmur yağmaması sonucu yaşanan kuraklık, açlık ve gıda güvensizliği seviyeleri felaket boyutuna getirdi. İnsanların açlıktan yaşamlarını yitirdiği, gıda dağıtım noktalarına saatlerce yürümeleri gerektiği, hatta bazı ailelerin hayatta kalmak için böcek, kaktüs yaprağı ve kil  yemek zorunda kaldığı Madagaskar’ın bu krizle savaşmak için 78 milyon 600 dolara ihtiyacı olduğu açıklandı.

Dünya Bankası tahminlerine göre, 2050’ye kadar Sahra Altı Afrika, Güney Asya ve Latin Amerika’dan 140 milyon kişi, iklim değişikliği nedeniyle yaşadıkları ülkeleri terk edip iklim mültecisi olmak zorunda kalacak.

• AVRUPA EN SICAK YAZINI YAŞADI

Copernicus İklim Değişikliği Servisi’nin yeni yayınlanan verilerine göre, Avrupa, 2021’de en sıcak yazını yaşadı.

İtalya, Sicilya’yı vuran sıcak hava dalgası esnasında termometrelerin 48.8 C’yi gösterdi. Dünya Meteoroloji Örgütü de bunu onaylarsa Avrupa rekoru olarak sayılacak.

Küresel olarak ise 1991-2020 yılları Ağustos ortalamalarından 0.31°C sıcaktı. 2017 ile birlikte en sıcak 3. Ağustos olarak kayıtlara geçti. En sıcak ağustos olan 2016 Ağustos’undan sadece 0.1°C soğuktu. İkinci en sıcak ağustos olan 2019 Ağustos’tan sadece 0.05°C soğuktu.


YEŞİL SOHBETLER

Si Store ile yavaş modayı konuştuk.

“Biz bu mentaliteyi farklı boylardan, kemik yapılarından ve vücut tiplerinden insanlara rahatlıkla uyum sağlayabilecek modelleri seçerek kırmaya çalışıyoruz.”

Sürdürülebilir ve yavaş modayı destekleyen markaların gün geçtikçe artması bizi gerçekten çok sevindiriyor. Bugün de Si Store’un kurucuları Sima ve Hüma Saruhan ile birlikteyiz.

Öncelikle sizi biraz tanıyalım mı? Si Store kimdir, tohumları nasıl atıldı?

Sima: Kumaşlara ve dokulara ekstra bir ilgim oldu hep. Bir gün kendi tasarımlarımı paylaşmak, üretmek istiyordum hep. Barselona’da hızlı modanın göbeğinde yaşarken bu sistemin mutfağını görme fırsatım oldu. Bir sezonda üretilen koleksiyonların sayısını ve bir ürünün rafa gelme hızını görmek insana arka planında olanları sorgulatıyor. 

Hüma: O yüzden biz Si’yi kurarken arka planı mümkün olduğunca temiz, doğaya minimum yük olan, atığı değere çeviren bir sistemde çalışmak istedik. Stok kumaşlardan üretim yaptığımız için ekstra kumaş üretimi için su harcamayı engellemiş oluyoruz. 

Ekolojik kaygılara sahip bir üretici olarak kendinizi moda sektörünün neresinde konumlandırıyorsunuz?

Moda sektörü genel olarak kirli, hırslı ve doğayı tahrip edebilen bir sektör. Bu sektörün içinde olup yüzde yüz sürdürülebilir markayım demek zor. Biz de mümkün olduğunca doğa dostu, mümkün olduğunca sürdürülebilir olan bir marka olarak konumlandırıyoruz kendimizi. Bir yandan trendleri elbette takip ediyoruz ama amacımız bu sezon giyilip sonraki sezon demode görünecek, tabiri caizse kullan-at ürünler üretmek değil. Uzun yıllar dolaplarda severek kullanılacak ürünleri Si severlerle buluşturmak. 

“Sınırlı stok” mottosuna siz yepyeni bir bakış açısı getirdiniz? Sizin için sınırlı stok ne anlama geliyor?

Sınırlı stokun üç sebebi olduğunu düşünüyoruz. Özel üretilen bir koleksiyoner parçasını aldığınızı düşünün. Piyasaya sürerken “özel koleksiyon” demek için alan kişinin kendini özel hissetmesi gerekir. Az sayıda üretilir. İkincisi, malesef çokça markanın pazarlama taktiği olarak kullandığı az sayıda üretmek. Yani bir yandan “özel koleksiyon” hissiyatını korurken, diğer yandan ürünler tükenecek korkusuyla satın alınmasını sağlamak. Bizimkisi üçüncü. 🙂 Kullandığımız kumaşların devamı yok. O kumaştan, o sırada ne kadar varsa o kadar üretiliyor ve devamı gelmiyor. 

Sürdürülebilirlik konusunda önem verdiğiniz diğer konular nedir?

Profesyonel hayatımız dışında, kişisel hayatımızda da plastik kullanımımızı en aza indirgemeye, yerli markalar ve üreticilerden alışveriş yapmaya çalışıyoruz. Atık ayrıştırma-geri dönüşüm Barselona’da kazanıp Türkiye’ye de getirdiğimiz bir alışkanlığımız. Bunların dışında ikinci el kıyafet ve mobilya-eşya en sevdiğimiz ileri ve geri dönüşüm yollarından biri; giyilmeyen, olmayan kıyafetlerimizi mutlaka önce birbirimize, sonra yakın çevremize veriyor, yıpranan çanta ve ayakkabıları kumbaralara yollamadan önce tamir ettirmeye çalışıyoruz. Geçtiğimiz aylarda Greenvibes’ın programıyla bokashi kompostu yapmaya, organik atıkları da topraklaştırmaya başladık. 🙂 

Beden kırılması kavramından biraz bahsedebilir misiniz?

Bir ürünün bedenleri S-M-L şeklinde serilenerek satışa çıkarılır. Örneğin small ve medium bedenleri hızlıca satılır, large bedenden bolca kalırsa, o ürünün bedeni kırılmış olur. Tek bedeni kalmış bir tasarımı satmak için markalar genellikle indirimler yapar, özel fiyatlar sunar ve bu satışı bir şekilde sağlamayı hedeflerler. Biz bu mentaliteyi farklı boylardan, kemik yapılarından ve vücut tiplerinden insanlara rahatlıkla uyum sağlayabilecek modelleri seçerek kırmaya çalışıyoruz.

Doğa dostu üretim yaparken en çok zorlandığınız konu ne oldu?

Tekstil sektöründeki çalışanların bizim gibi bilinçli veya detaycı olmaması, sürdürülebilirlik, karbon/su ayak izi gibi konulara önem vermiyor olması başta bizi zorladı. Kararlarımızı ve seçimlerimizi üretici veya tedarikçilere açıklamaya çalışmak yorucu bir süreç oldu. Bir başka zorluk ise istediğimiz her an dilediğimiz renk ve dokuda kumaş bulamıyor olmak. Geleneksel durumda model tasarlamak ve kumaş seçmek birlikte ilerleyen bir süreçken, biz kumaşlarımızı bulduktan sonra modellerimizi tasarlayabiliyoruz. Bazen hiç beklemediğimiz bir kumaşla karşılaşıp “Bundan şöyle bir model nasıl güzel olur” diye konuşup tasarladığımız oluyor. Sürprizlerle dolu bir tarafı var bu açıdan. 🙂 

Plastiksiz kargo ile gönderdiğinizi biliyoruz. Plastiksiz kargoya geçmek isteyen ama çekinen diğer üreticilere neler söylemek istersiniz?

Piyasada biraz araştırma ile karton kutu ve zarfların sunduğu geniş yelpazeye ulaşmak, hem de uygun fiyatlı üreticiler bulmak mümkün. Sadece biraz emek ve zaman ayırarak bu büyük külfetten kurtulmak mümkün. 

Peki Si Store gelecekte bizlere neler sunacak, sürdürülebilirlik konusundaki yeni hedefleri neler? 

Uzun süre kullanmak bizim için en önemli kıstaslardan biri ve kullanımla doğru orantılı. Bir sonraki adımda uzun süre kullanılabilecek, yıkama gerektirmeyecek ürünler üretmek. Buna gümüş iplik içeren ve antibakteriyel yapısı sayesinde daha az terleten ve kirlenen, dolayısıyla az sayıda yıkama gerektirecek çoraplarla başlayacağız. Belki oradan tişört ve kıyafetlere kadar uzanırız. 🙂


BİR İMZA DA SEN AT

• Plastiksiz Kargo İstiyoruz.

https://www.change.org/p/plastiksiz-kargo-istiyoruz

• İklim Krizi Müfredata Eklensin.

https://chng.it/ynd5GGWgrR

• Avcılık Tamamen Yasaklansın.

https://chng.it/8rzM94DqDb

• İkizköy Akbelen Ormanının Kömür Madeni için Kesilmesini Durdurulsun.

https://chng.it/n7wf447r2X

• Tek Kullanımlık Plastikler Yasaklansın.

https://chng.it/2BXKG5G8bP

• Yeşiller Partisi’nin Kuruluşu Engellenmesin.

https://chng.it/HqMZd2ZmCY


BİZİ TAKİP EDİN 🌿

Bu ve benzeri sürdürülebilir, ekolojik ve atıksız yaşam ipuçları ve haberlerine güncel bir şekilde ulaşmak için Greenvibes’ıNil’i ve Ceren’i Instagram üzerinden takip edebilirsiniz.  

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s

%d blogcu bunu beğendi: