Greenvibes Ekolojik

Doğa Dostunuz Olsun

Yenilenebilir Enerji Ne Kadar Ekolojik? İklim Değişikliği Komisyonu’nda Neler Konuşuldu?

Bu haftanın Greenvibes bültenine hoş geldin. Yeşil Ajans’ta yerelden ve dünyadan ekolojik haberlere biraz değinip Derin Yeşil bölümümüzde yenilenebilir enerjilerin ne kadar ekolojik olduğunu tartıştık. Bu hafta, İklim Değişikliği Komisyonu’nun toplantı notlarını da senin için derledik. Greenvibes Öneriyor köşemizde ise sana tek kullanımlık pamuklara alternatif bir çözüm ve yağlı lekeleri çıkarabilmen için bir tarif önerdik.

Greenvibe’ının bol olduğu, keyifli okumalar dileriz.


DERİN YEŞİL

Yenilenebilir Enerji Ne Kadar Yeşil?

Daha ekolojik diye tercih ettiğimiz yenilenebilir enerji kaynakları düşündüğümüz kadar masum olmayabilir.

Ceren Özcan Tatar

Çevreyi düşünen birçok kişi kömür, petrol ve doğalgaz gibi fosil yakıtlardan elde edilen enerjinin arkasında bıraktığı büyük sera gazı emisyonları nedeniyle güneş, su, rüzgâr, jeotermal gibi yenilenebilir enerji kaynaklarının kullanılması gerektiğini savunuyor. Peki, yenilenebilir diye daha çevresel olduğunu düşündüğümüz bu enerji çeşitleri, ne kadar yeşil?

 Küresel sera gazı emisyonlarının sektörlere göre dağılımına bakıldığında %73’ünün enerji üretimi için olduğunu görüyoruz. Enerji üretiminde ise Türkiye’de birincil kaynakların %82’si  fosil yakıtlardan oluşuyor. Enerjimizin %16’sını da yenilenebilir enerji kaynaklarından üretiyoruz (elektrik üretimimizin %44,3’ü yenilenebilir enerji kaynaklarından üretiliyor). Yenilenebilir enerji söz konusu olunca kaynaklarımızı daha verimli kullanalım, fosil yakıtlara olan bağımlılığımızı azaltalım istiyoruz. Üstelik, örneğin, elektrik üretiminde 1 KWh başına açığa çıkan CO2 eşdeğeri sera gazı emisyonları açısından karşılaştırdığımızda, yenilenebilir enerji kaynaklarının hem üretim öncesi hem de üretim esnasında daha zararsız çıkıyor. Ancak sera gazı emisyonunu bir kenara bırakıp diğer çevresel etkiler baktığımızda tablo ne yazık ki bu kadar iç açıcı değil. Yenilenebilir enerji kaynakları, enerjinin elde edildiği kaynağın sürekli kendiliğinden yenilenmesini ifade ediyor, öte yandan diğer çevresel kaynaklar yenilenemeyecek şekilde zarar görebiliyor. Hidroelektrik, güneş enerjisi, rüzgâr enerjisi, jeotermal enerji ve biyokütle enerji santrallerinin her biri çevresel anlamda tartışmaya açılması gereken kendi olumsuz etkilerine sahipler.

Hidroelektrik santralleri (HES) elektrik üretiminde %29,3 oranında tercih edilen santraller olarak yenilenebilir enerji kaynakları açısından önde geliyor. Doğru yatırımlar kurgulandığında çevresel etkinin en az olacağı kaynaklardan biri olan HES’ler, yanlış politikalar sonucunda olumsuz çevre etkilerini geometrik olarak katlıyorlar. Birkaç vadiden toplanarak birleşen akarsular üzerine yapılan HES’ler vadilerin devamında akarsu yataklarını susuz bırakıyor. Akarsu yataklarının susuz kalması ise derelere yumurtlayarak çoğalmaya evrimleşmiş balıklar için yumurtlama alanlarının yok olması demek. Balıkların üreme göçü son bulunca, türleri de zamanla yok olacak ve deniz ekosistemlerinin besin zinciri bozulacak. Akarsu yataklarının susuz kalması yalnızca sucul canlıları değil, o suyla beslenen kara canlılarını da etkiliyor. Zaten azıcık su akan kanalların etrafına gerilen teller nedeniyle vahşi hayvanlar suya erişemiyor ve susuzluktan can veriyorlar. Çiftçiler ise topraklarını sulayamıyor, tarımsal verimlilikleri düşüyor. Bir de HES inşa edilirken, ya yol için ya da göletlerin havzaları için kesilen ağaçlar var. İşte, sera gazı emisyonu endişesiyle yenilenebilir enerji tercih ederken sera gazları, özellikle karbon yutağı olan ormanları da böylelikle yok etmiş oluyoruz.

 Rüzgâr Enerjisi Santralleri (RES) ise bir megavatsaat enerji üretimi için karbon eşdeğer emisyonu %55 azaltabildiği için ülkemizde elektrik üretiminin %7,1’ini üretecek kadar tercih ediliyor. Ancak insan eli değmemiş son topraklar olan tepelik orman alanlarına inşa ediliyorlar. Hem düzgün zemin hem büyük boyutlu parçaların düzgün taşınması hem de enerji nakil hatları için asgari 4000 m2 alanda ağaçlar kesiliyor, yerlerine ya beton ya yol kaplaması dökülüyor. Yerleşim yerlerinin yakınında inşa edilen rüzgâr tirbünleri besi hayvanlarının üremesini etkileyecek düzeyde yoğun ses çıkarıyor. Kurulum yapılacak alanın daha iyi analizlerle seçilmesi, kuşların görebilecekleri renklerde ve yavaşlıkta dönmesi gibi önlemlere rağmen onların göç yolları düşünülmeden tasarlanmış tirbünler, istedikleri kadar yavaş dönsünler, kuşların ölümüne sebep oluyor. Ayrıca gece yollarını ses dalgalarıyla bulan yarasalar için de yoldan çıkarıcı birer unsur oldukları için birçok yarasının ölmesine sebebiyet veriyorlar. RES’ler inşa edildikleri bölgelerin rüzgâr akımlarında da değişikliğe sebep oluyor, bu da hem böceklerin hareketlerini hem de bitkilerin tozlaşmasını olumsuz yönde etkiliyor. Hatta bitki örtüsünün zarar görmesiyle çıplak kalan toprak, barındırdığı organik karbonu kaybediyor, havaya salıyor.

Elektrik üretimimizde %3,2’lik payla  yenilenebilir kaynaklar arasında 3. sırada yer alan Güneş Enerjisi Santralleri (GES) ise türlerine göre farklı etkiler yaratıyor ancak hepsinin ortak etkisi, güneşlenme/gölgelenme kriterlerini sağlamak için geniş düz alanlarda -bu durumda bizim ülkemizde ovalarda- konumlandırılıyor olması. Verimli tarım arazilerine inşa edilen GES’ler yaklaşan gıda krizinde işleri daha da zorlaştıracağa benziyor. Farklı etkilerine bakacak olursak, aynalı, ışığı ve dolayısıyla ısıyı tek bir noktaya odaklayan sistemler, 100-500 m çapında bir alanda 300°C’lik ısı adalarının oluşmasına sebep oluyor. Enerji üretimi açısından yararlı olan bu durum, yaklaşan ya da içinden geçen kuşlar ve böcekler için öldürücü oluyor. Fotovolaik (PV) sistemlerde ise geniş alanlarda yansıtıcı yüzeyler oluşturuluyor. Bu yüzeyler sucul kuşları ve böcekler için aldatıcı bir rol üstleniyor. Yumurtalarını ve yuvalarını suyun yansımasıyla buldukları sulak alanlara bırakan bu böcekler ve kuşlar bu sahte yaşam alanlarında nesillerinin tükenmesi tehlikesiyle karşılaşabilir. Ayrıca, GES’ler bozkırlara, ovalara ya da kurak alanlara inşa edildiklerinde sürekli tozlandıkları için düzenli olarak yıkanmaları gerekebiliyor, bu ise fazladan enerji ve su ihtiyacını doğuruyor.

Elektrik üretiminde %3,2 ile 4. sırada tercih edilen Jeotermal Enerji Santralleri (JES) doğru planlandığında ve yönetildiğinde çevreye en az zarar veren enerji kaynaklarından aslında, üstelik ülkemiz de jeotermal kaynak açısından eşine az rastlanır şekilde zengin. Ancak bu enerji santralleri, yanlış planlama sonucunda çevreye en çok zarar veren santrallere dönüşüyorlar.  Jeotermal enerji üretiminde asla vazgeçilemeyecek 3 kural var: santrallerin yaşam alanından uzakta planlanması, yer altından çekilen sıvıyla birlikte gelen gazların atmosfere bırakılmaması ve sıvının yerüstüne deşarj edilmemesi. Ancak zayıf denetimlerle işletilen JES’lerde su, buhar, gaz ve çamur yüzeye bırakılabiliyor, çıkan hidrojen sülfür gazı hem tarımda hem de canlı yaşamında büyük olumsuz etkilere sahip oluyor. Havadan ağır olduğu için toprağa yakın yüzeyde yoğunlaşan hidrojen sülfür ve beraberindeki civa, arsenik, amonyak gibi zehirli gazlar verimli tarım alanlarının üzerine çöküp verimi düşürüyor. Bunun yanında insan sağlığını da kanser oranlarını artırabilecek şekilde olumsuz etkiliyor. JES’lerde çıkan suyun yüzeye değil, uygun derinlikte yeraltına deşarj edilmesi gerekiyor. Geri basma olarak bilinen bu işlem, alındığı kaynağa yapılmazsa barındırdığı zehirli bileşenlerle birlikte yeraltı sularına karışıyor, tatlı su kaynaklarını zehirli hale getiriyor. JES’lerde yanlış yöntemlerle elde edilen enerji, hem çevre sağlığına hem toplum sağlığına hem de ekonomiye zararlı hale geliyor.

Yenilenebilir gözüyle bakılan bir diğer enerji üretim yöntemi de biyokütle ve biyogaz enerjisidir ve ülkemize enerji üretiminin %1,5’lik bölümünü karşılar. Biyokütle enerjisi aslında doğada çürüyerek yok olacak hayvan gübresi ya da diğer biyolojik atıklardan enerji üretilmesidir. Ya bu atıkların çürütülmesinden çıkan metan gazı ya da atıkların kendileri yakılarak ısı enerjisi elde edilir. Biyokütle aslında yağlı tohumlu bitkiler ve odunlar kadar doğal kaynakları kapsarken, son yıllarda bu kavram, büyük sanayi tesisleri ve kentlerin atıklarına kadar geniş bir yelpazeye yayılmıştır. Kentlerin katı atık depolama sahalarına ya da çevrelerine kurulan biyogaz/biyokütle santralleri aslında kömürlü termik santrallerden pek farklı işlemez (bu nedenle adındaki biyo kısmı aldatıcı bir özelliktedir). Hatta atıklar içerisinde endüstriyel tehlikeli atıklar da yer alabileceği için çevreye kimyasal saçılmasına sebep olabilirler. Organik atıkların yanında katı atık depolama tesislerine gönderilen geri dönüştürülebilecek tek kullanımlık ambalaj atıkları da bu yanma işleminden geçer ve işlem sonucunda dioksin, ağır metaller ve kalıcı organik kirleticiler gibi zehirli maddeler tesis bacasından havaya rahatça karışabilir. Hem soluma yoluyla insana hem de atmosferde çökme yoluyla toprağa ve gıdalara bulaşacak bu malzemeler biyolojik birikim nedeniyle bedenimizden atılamaz ve hormon bozukluklarından kansere pek çok hastalığa sebep olabilir. Yanma sonucunda çıkan partikül maddelerin yanında, kömürden daha az bir ısı vereceği için daha fazla CO2 salınımına sebep olur, yani verimi daha düşük, çevreye zararı daha bile fazladır.

Velhasıl, karbon eşdeğer emisyonlarının düşük olması bir enerjiyi daha yeşil yapar mı, bir düşünmek gerekir. Elbette fosil yakıtlardan enerji elde edilirken de sera gazı emisyonu dışında birçok başka çevresel etki bulunmaktadır. Ancak yenilenebilir diyerek her enerjiyi de tamamen zararsız görmemek gerekir. Bizce, burada tartışılması gereken asıl konu enerji ihtiyacının kendisidir. Günlük yaşamımızda, iş yaşamında, sanayide, hizmetlerde ve tarımda enerjiye ihtiyacımızın sürekli arttığı bir gelecekte yenilenebilir enerji kaynaklarını seçsek de enerji üretimi endüstriyel boyutlara ulaştığında çevreci olmaktan çıkacak, çevreye bu yazıda değinilen zararların yanında henüz saptanmamış, kestirilemeyen zararlar vermeye başlayacaktır. Enerji politikaları, sürekli büyüyen, “sürdürülebilir” diye etiketlenmesine rağmen sürüdürülmesi imkânsız olan doğrusal ekonomik düzende, çevrenin korunması konusunda her zaman yetersiz kalacaktır. Düşünülmesi gereken enerji talebimizi düşürmek için ekonomik modelin nasıl olması gerektiğidir.


YEŞİL BÜLTEN

• TÜRKİYE 2019’DA NE KADAR SERA GAZI SALDI?

TÜİK, Mart aynı sonunda 2019 yılı sera gazı emisyonu istatistiklerini açıkladı. Verilere göre, toplam emisyon miktarı 2018’e göre (522 mt) %3,1 azalarak 506,1 milyon ton CO2 eşd. olarak hesaplandı. Kişi başı emisyon miktarlarına baktığımızda 1990 yılında 4 ton CO2 eşd., 2018 yılında 6,4 ton CO2 eşd. ve 2019 yılında 6,1 ton CO2 eşd. olduğunu görüyoruz.

Sektör dağılımlarına göre oranlar ise şöyle: en büyük pay %72 ile enerji kaynaklı emisyonlarda; ardından %13,4 ile tarım, %11,2 ile endüstriyel işlemler ve ürün kullanımı ve %3,4 ile atık sektörü geliyor.

Her ne kadar bir önceki seneye göre azalış olsa da 1990 yılıyla kıyasladığımızda enerji sektöründe %161, endüstriyel işlemler ve ürün kullanımında %147,1, tarım sektöründe %47,7, atık sektöründe ise %55,7’lik bir artış mevcut.

Ayrıca yeni kömürlü termik santraller açmadığımız için bu azalmaların normal olduğunu da söyleyebiliriz.

• SIFIR ATIK BELEDİYECİLİĞİN EN GÜZEL ÖRNEĞİ: KARATAY

Sıfır Atık’a yönelik çalışmaları ve gönüllü eğitim programlarıyla başarılı bir yol izleyen Karatay Belediyesi 1. Sınıf Atık Getirme Merkezi kurdu. Tatlıcak Tesisleri’nde hizmet vermeye başlayan merkez kâğıt-karton, plastik, metal, cam, ahşap, giysi-tekstil, kurşunlu ürünler, pil ve aküler, floresan lambalar, elektronik lambalar, ilaçlar, sıvı ve katı yağlar, hacimli atıklar-lastikler olmak üzere 13 grupta ilçesinin atıklarını toplamaya başladı. 

Ayrıca Sıfır Atık Çalışma Grubu bünyesinde oluşturduğu gönüllü programıyla “Hayatın Her Alanında Sıfır Atık” vizyonuna katkı sağlamak üzere 14 yaş üstü gönüllülerini bekliyor.

• GÜNEŞ ENERJİSİ PANELLERİNE İZİN VERİLMEDİ

Çamlıdere Barajı üzerinde yüzer güneş enerjisi panelleri kurarak hem buharlaşmayı önlemeyi hem de enerji üretmeyi hedefleyen Ankara Büyükşehir Belediye Başkanı Mansur Yavaş, bu projesine bakanlıktan izin çıkmadığını belirtti.

 TREN VARSA UÇMAYA NE GEREK VAR?

Fransa’da, yurt içinde trenle 2,5 saatten az süren bazı yerlere uçakla gidilmesinin yasaklanmasına yönelik yasa teklifi kabul edildi.

2018 yılında yurt içi ve yurt dışı uçuşlarının toplam sera gazı miktarı 22 milyon ton karbondioksit eşdeğeri olan Fransa -ki bu rakam Litvanya’nın yıllık emisyon miktarına eşit-, bu tasarının da dahil olduğu kanun paketiyle emisyonlarını 2030 yılına kadar 1990 seviyelerinin % 40 altına çekmeyi hedefliyor.

Eğer ki yasa tasarısı Senato’da da onaylanırsa Paris Orly Havaalanı-Bordeaux, Paris Orly Havaalanı-Lyon, Paris Orly Havaalanı-Nantes gibi uçuşlar yasaklanırken, Paris Charles de Gaulle/Roissy Havaalanları’ndaki uçuşlar etkilenmeyecek.

• BİR YASAK HABERİ DE SRİ LANKA’DAN

Her yıl 200.000 ton palm yağı ithal ettiği tahmin edilen Sri Lanka, palm yağı ithalatını ve yeni ekim yapılmasını yasakladı. Kademeli olarak sökülecek palmiye ağaçlarının yerine kauçuk ağaçları ya da çevre dostu bitkiler ekilecek.


İKLİM KOMİSYONU’NDAN NOTLAR

“Paris Anlaşması’nı onaylamayalım demiyoruz ama müzakere ediyoruz.”

Türkiye Küresel İklim Değişikliği Komisyonu’nun 7 Nisan’da gerçekleşen toplantısında öne çıkan noktaları sizler için derledik.

Nil Ormanlı Balpınar

Tam adı “Küresel İklim Değişikliğinin Etkilerinin En Aza İndirilmesi, Kuraklıkla Mücadele ve Su Kaynaklarının Verimli Kullanılması İçin Alınması Gereken Tedbirlerin Belirlenmesi Amacıyla Kurulan Meclis Araştırması Komisyonu” olan komisyonun 7 Nisan’da gerçekleşen toplantısına ÇEVRE ve ŞEHİRCİLİK BAKAN YARDIMCISI MEHMET EMİN BİRPINAR da katılarak sunum yaptı.

Türkiye’nin, 1992 yılında imzaya açılan İklim Değişikliği Çerçeve Sözleşmesi’yle başlayıp bugüne gelen iklim değişikliğiyle mücadele yolcuğunu kısaca özetleyen Birpınar, özellikle Türkiye’nin 2001 yılında EK-1 ülkesi, yani emisyon azaltacak ama diğer ülkelere finans yardımı yapmayacak ama finanstan da yararlanamayacak ülke olarak kabul edilmesi üzerine şartların değiştiğini vurguladı.  Türkiye’nin hak ettiği yerde bulunmadığının altını çizen Birpınar, Güney Kore, Singapur, Brezilya, Meksika, Şili, bütün körfez ülkeleri, Çin, Hindistan gibi ülkelerin finansmandan yararlanırken Türkiye’nin Ek-1 ülkesi olarak kabul edildiği için bunlardan yararlanamadığını belirtti.

Paris Anlaşması gibi iklimle ilgili anlaşmalara girilmezse ekonominin büyük zarar görebileceğine dair yeni fikirlere de değinen Binpınar şöyle söyledi:

“Bu zamana kadar -bunu rahatlıkla söyleyebilirim- Paris Anlaşması ve iklimle ilgili bu yapılan anlaşmalar, Türkiye’nin kalkınmasını engelleyecek anlaşmalar olarak görünüyordu ama şunu söyleyelim, bu saatten sonra dünyadaki bütün bankalar, özellikle iklim dostu olmayan projelere destek vermeyeceklerini, hatta işte, sınırda karbon ticareti meselesinde, ülkenin ihracatının sıkıntıya gireceği, ondan sonra emisyon ticareti meşelisinin oluşturulması gerektiği gibi bir sürü aslında, ticareti, sanayiyi, ekonomiyi bozacak hâle geldi. Dolayısıyla, eğer biz bundan sonra bu sisteme girmezsek yani bu sistemin içerisinde olmazsak, karar mekanizmalarının çoğundan yararlanamayacağız, oralarda oy kullanmayacağız ve Paris Anlaşması gibi, bunlara biz girmezsek ekonomimiz daha büyük zarar görebilir diye yeni görüşler de ortaya çıkmaya başladı. Bunların da hepsinin analizinin yapılması gerekiyor.”

Paris Anlaşması’nın neden onaylanmadığına dair ise şöyle yanıt verdi:

“Aslında, Paris Anlaşması’nı onaylamayalım demiyoruz ama müzakere ediyoruz. Müzakere ederken de geldiğimiz iyi noktalar da var Sayın Bakan. Mesela, dediler ki: “Biz bunu bu sistem içinde çözemeyiz.” Yani konsensüs lazım, 195 ülkenin Ek-1’den çıkmamız için onay vermesi gerekiyor. Yani siyasi olarak Suriye bize karşı çıkabiliyor, Mısır karşı çıkabiliyor, Yunanistan karşı çıkabiliyor veya bir ülkeyle o an kötü oluyorsunuz, elini kaldırıyor, o zaman o karar çıkmıyor. Biz bunun dışında nasıl çözebilirize aslında çok baktık.”

Metnin tamamını TBMM’nin sitesinden okuyabilirsiniz.


GREENVİBES ÖNERİYOR

Bu bültenle birlikte sen de hayatında bazı ekolojik değişimler yapmak istemez misin? Bu bölümde sana bazı önerilerde bulunacağız, umarız sana da ilham oluruz.

Makyaj çıkarırken ya da cilt bakımı yaparken kullandığımız o tek kullanımlık pamuklar da ne yazık ki işimiz bittikten sonra atık olarak çöp kovamızı boyluyor.

Onlar yerine pamuklu kumaştan üretilen, tekrar tekrar yıkanabilir makyaj temizleme pedlerini deneyebilir veya kendin bile dikebilirsin.

Minik bir tip: Rimel gibi ağır makyaj ürünlerinin lekesini hemen elinde sabunla yıkayıp çıkarırsan lekenin kalıcı olmasının önüne geçebilirsin. Ama eğer unuttuysan seni hemen alttaki tarife yönlendiriyoruz 🙂

Bu hafta sana kumaşlardaki lekelerle baş edebilmek için pratik bir tarif vereceğiz. Doğal deterjanların leke çıkarmaya yetmediğini ama kimyasal kullanmak istemediğini düşünüyorsan bu tarifin sana faydası olacağına inanıyoruz.

Malzemeler:

  • 1 ölçü arap sabunu
  • 1 ölçü gliserin
  • Limon uçucu yağı (1 yemek kaşığı ölçü için 2-3 damla)

Arap sabunu ve gliserini karıştır. Rahat bir şekilde karıştırmak istersen benmari usulü eritebilirsin. Daha sonra ocaktan alıp elini yakmadan tutabileceğin sıcaklığa geldiğinde limon uçucu yağını ekle. Kullanacağın zaman iyice çalkala, lekenin üzerine dök ve 15 dakika beklettikten sonra çitileyerek durula. Kurumadan makinede yıka. 


BİZİ TAKİP EDİN 🌿

Bu ve benzeri sürdürülebilir, ekolojik ve atıksız yaşam ipuçları ve haberlerine güncel bir şekilde ulaşmak için Greenvibes’ıNil’i ve Ceren’i Instagram üzerinden takip edebilirsiniz.

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s

%d blogcu bunu beğendi: